31 Ekim 2012 Çarşamba

İntihar Eden Şair ve Yazarlar Listesi 5: Vladimir Mayakovski

 

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

(1893 – 1930)



7 ya da 19 Temmuz (Ne annesi, ne babası, ne de kendisi tam olarak biliyor.) 1893'te Gürcistan'ın Kutais kentinden 20 verst uzaklıktaki Bağdadi köyünde doğdu. Babası Vladimir Konstantinoviç Mayakovski Bağdadi bölgesi orman işçisi idi ve Luda ve Olya adında iki kız kardeşi vardı. Kızkardeşi Luda'nın anılarına göre, aile, Gürcü geleneklerine bağlı bir hayat yaşayan ancak Rusça'yı da korumaya özen gösteren mutlu bir ailedir. Aile bir süre sonra Kutais kentine taşınır ve Mayakovski burada 1900 yılı sonunda Kutais Lisesi'ne gitmeye başlar. Okulda çok başarılıdır, hatta okulun en iyisidir. Bu dönemde kurmaca romanları özellikle de Jules Verne'i çok sever. Öğretmeni onu bir sanatçı olarak kabul edip onunla özel olarak ilgilenmeye, dersler vermeye başlar.


Mayakovski ve ailesi

Mayokovski bu dönemde politikaya da ilgi duymaya başlar. 1905 başarısız devrim girişimi sırasında kızkardeşi gizlice Moskova'ya gider ve onu devrim ile tanıştıracak bazı belgeler getirir. Bu sıralarda Kutais de Bolşevik Partisi'nin yeraltı eylemlerinin merkezlerinden biri olmuştur. Bu dönemden sonra şiir ve devrim onun için bölünmez bir bütün haline gelir. Bir süre sonra babası kesik parmağından kaptığı bir enfeksiyon sonucu ölür.

 

Moskova yılları


Bu ölümden sonra aile Kuatis'den Moskova'ya göçer. Moskova'da bir süre büyük bir yoksulluk içinde yaşarlar. Annesi çalışmaya başlar. Mayakovski ise sosyalist arkadaşlar bulur ve kendini bir sanatçı olarak Moskova’da tanıtmaya çalışır. Tekrar okula başlar. Derslerde felsefe kitapları okumaya, düşünmeye başlar. Marksizm onu büyüler. Sosyalist devrim hayalleri ile yaşamaya başlayan Mayakovski'nin dersleri artık eskisi gibi iyi değildir. Bu dönemde sadece 14 yaşındadır. Annesi anılarında bu dönemi şöyle anlatır.


...Okula gitti ancak zamanının çoğunu derslere vermek yerine propagandaya ayırdı. Daha 14 yaşında idi ancak 19 yaşında biri gibi davranıyordu ve çok ateşli idi. Parti üyeleri onunla görüşmeye geliyor, onunla buluşuyor ve devrim için ondan faydalanıyorlardı. Vlademir adeta yaşlanmıştı.

Mayakovski'nin çalışma odası
Mayakovski bir olaydan sonra okuldan atılır. birçok kez tutuklanır. Bolşevik partisinde propagandacı, örgütçü ve yazıcı olarak faaliyet göstermeye başlayan Mayakovski’nin evi 29 Mart 1908'de polis tarafından basılır ve Mayakovski tekrar tutuklanır. Bu esnada gizli bilgilerin de yazıldığı not defterini yutar. Parti bu dönemden sonra ona daha fazla bağlanır. 15 yaşında bir daha dönemeyeceği evinden polislerce alınır ve bilinmeyen bir yere götürülür. İlk girdiği hücrede 12 ay geçirir. Bu dönemde 3 yıl aradan sonra tekrar kurmaca romanlar okumaya ve yoğun bir şekilde yazmaya başlar. Bu Mayakovski'nin okuduklarından ziyade kendi özgün fikirlerini yazdığı bir dönem olarak tanımlanabilir. Hapis yıllarından sonra bu sefer Moskova Resim ve Heykel Okulu’na kaydolur. Burada özgün ve halktan olan çalışmaları ile diğer öğrencilerden farklılaşır. 1911'de fütürist harekete katılır ve Fütürist Bildiri'ye imzasını koyar. Burjuva göreneklerine meydan okuyan ve sığ kamu beğenisini sarsan edebi ürünler verir.


Öğretmenlerini eski dünyanın temsilcileri olarak görmekte ve devrimle kurulacak yeni dünyaya ilişkin resimler yapmaktadır. Bu çalışmalarının Rus fütürizminin başlangıcı olduğu söylenebilir. Bir zamanlar elden ele dolaşan Puşkin'in şiirlerinin yerini Mayakovski'nin şiirleri almaya başlar. Bu arada polis tekrar Mayakovski'nin peşine düşer. Şair, "Trajedi" adlı oyununu St. Petersburg'da bir parkta sahnelemeye başlar. Bu oyundan sonra ünü iyice yayılır. 1913 kışında Korni Çekovski'de bu oyunu izler ve oyun hakkında yazar. Ona göre bu oyunda bizzat Mayakovski vardır. Oyunda ortada bir adam ve çevresinde değişik kılıklarda onu yok etmeye çalışan birçok insan vardır. Çekovski, bunun gerçekten bir trajedi olduğunu ve bunun için şairin bir büyük bir ün yapacağını söyler. Gorki'nin eşi Maria ise anılarında Mayakovski hakkında şöyle der:

...1918'de Mayakovski'yi sahnede izledim. Bana göre o eğer bu meslekte ilerlese idi müthiş bir oyuncu olabilirdi.

I. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi yılları

 


Mayakovski
1914 yılında I. Dünya Savaşı patlak verir. Mayakovski başlarda oldukça heyecanlıdır ve zafer kazanma duygusu ile başı dönmüştür. Ancak ilk meydan savaşından sonra tanık olduğu şeyler fikirlerini değiştirir. 1915 yılında "Pantolonlu Bulut" adlı şiir kitabını yazar. Maksim Gorki bu şiirini çok beğenir ve şairle ilgili övgü dolu yazılar yazar. Gorki'nin eşi anılarında Gorki'nin Mayakovski hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirmiştir:

...Eşim Mayakovski'ye çok önem verirdi. Onun şiirde bir yerlere gelmesini istiyordu. Çünkü her ikisi de aynı şeyleri düşünüyor ve aynı şeyin peşinde koşuyordu. Onun günün birinde hakkında çok konuşalan biri olacağını çok iyi biliyordu.

Mayakovski'ye göre bulut çağdaş sanatın birleştiği bir değerdir. Bunun yanında cehennem şiddet ve bireycilik gibi şeyler de yeni bir anlam kazanmıştır. 1915-1917 yılları arasında Lili Brik ile büyük bir aşk yaşar, yıllarca bu aşkın etkisinde kalır. Mayakovski'nin Moskova'nın fütürist sanatı kabul edeceğine dair en ufak bir şüphesi yoktur. Ona göre devrim onun devrimidir ve devrim gerçekleştiğinde tüm düşleri gerçek olacaktır.


Bu duygularla 1917 Ekim Devrimi'ni çoşkuyla karşılar ve devrimin başlıca sözcülerinden birisi olur. Devrim sonrası çıkan iç savaşta Mayakovski bu sefer sanatını propaganda afişlerinde göstermeye başlar. Artık duvarlarda, direklerde binalarda Mayakovski'nin hazırladığı propaganda afişleri vardır. Ekim devrimi ile Rusya'da fütürizmin gelişmesinin aynı döneme denk gelmesi nedeniyle fütürizm bir tür komünist fütürizm olarak algılanır ve bir araya gelen fütürist sanatçılar halka seslenmeye başlar.

Şair 35 Gazete ve 57 dergide yazı yazmıştır. Dergi ve gazetelerde yazdıkları siyaset ve propaganda koksa da onu diğer köşe yazarlarından ayıran birçok şey vardır.


Mayakovski'nin hazırladığı afişlerden biri

Şairin İzvestya'da yayımlanın politik şiirlerini okuyan Lenin şöyle der:
...Mayakovski'nin şiirlerinden pek bir şey anlamıyorum ancak onun meydanlarda savaşacak bir uzman olduğunu hissediyorum. Onun yazdıkları siyasi açıdan belki tartışılabilir. Şiirlerinde çok fazla politik bir şey yok, insanları bir şeye davet eder bir hava yok. Şiiri komünistleri birleştirmeye yetmez. Ama politik bakış açısının doğru olduğuna inancım sonsuz.


Lenin Mayakovski'nin dobra dobra konuşmasından fazlası ile hoşlanır ve bu nedenle özellikle propaganda da ondan faydalanmaya çalışır. Mayakovski de Bolşoy Tiyatrosu'nda "Vladimir İlyiç Lenin" adlı şiirini okur.

Yeni Lef dergisini (1922-1923) yeniden yaşatmaya çalışır (Новый леф, 1927-1928). Kağıdın yetişmediği, basımevlerinin çalışmadığı, savaşın yıprattığı dönemlerde; halkın gazete ve mizah dergileri yerine kullandığı ROSTA (Rusya Telgraf Ajansı) Pencereleri adlı pankartları hazırlar.

1925'te yazdığı bazı taşlamalar yüzünden İngiltere'ye girişi engellenir. ABD'ye dolaylı olarak, Meksika'dan geçerek girer. Aynı yıl yakın dostu Sergey Yesenin Leningrad'da İngiltere Oteli'nde intihar eder. Yesenin, son şiiri; "Elveda dost, elveda"yı damarını açarak, kanıyla yazmıştı. Buna karşılık hemen bir şiir yazıp, okumaya başlar, fakat zamanın devrimcilerinden büyük tepki görür.

Bu olaydan tam 5 yıl sonra; 1930'da Lili Brik'i ve ailesini SSCB hükümetine emanet ettiğini belirten bir mektup bırakarak silahla intihar eder. Ölümünden sonra doğduğu köy olan Bağdadi'ye şairin adı verilir.

Eserleri

Şiirleri
Oyunları
Kitapları



Kaynak: Vikipedi Özgür Ansiklopedi

30 Ekim 2012 Salı

29 Ekim 2012 Pazartesi

Spartaküs: Roma’nın Büyük Utancı

M.Ö. 201 yılındaki İkinci Kartaca Savaşı’nın ardından, Roma’da geniş toprakların köle orduları ile işletilmesi düzeni gelişmişti. Latifundia adı verilen devasa çiftliklerde çalışan binlerce köle, Romalı soyluların gerek duyacakları her şeyi üretiyordu. Roma ve Romalılar ise her zamanki gibiydi: Vahşi ve zorba. Ev işlerinin tümü köleler tarafından yapılıyor, köşkler ve saraylar köle orduları tarafından inşa ediliyor, kaprisli Roma soylularının isteği ile gerektiğinde dağlar yerinden oynatılıp, göller kazılıyordu.

Doğaldır ki, tüm bu işlerin yapılabilmesi için devasa bir köle ordusuna gereksinim vardı. Üç kıtanın zorbası haline gelen Roma, yeryüzünü kana bulayan savaşlarında canlı ele geçirdiklerini köle haline getiriyor, ama yine de Romalı soyluların gözleri bir türlü doymak bilmiyordu. Köle pazarlarına adam yetiştirebilmek için sık sık insan avları düzenleniyordu.

Roma zenginleşip gelişirken, kölelerin durumu ise tam tersine giderek kötüleşiyordu. En ağır işlerde durmaksızın çalıştırıldıkları, asillerin kendilerini küçümseyip alaya almaları yetmiyormuş gibi, güçlü kuvvetli olanlar Romalıları eğlendirmek için devasa arenalarda içlerinden biri ölene kadar dövüşmek zorunda kalıyorlardı. Ölmeyip sağ kalanlar ise, yaşlanıp işe yaramaz duruma geldiklerinde tıpkı işe yaramayan sokak hayvanları gibi yazgılarına terk ediliyordu.

Kölelerin fırsatını bulduklarında kaçmaya çalışmalarına hiç şaşırmamak gerekir! Fakat Romalıların bunun için de önlemleri vardı. Tarım işlerinde kullanılan köleler kaçmasın diye birbirlerine zincirleniyor, daha önce kaçma girişiminde bulunup da yakalananların kolayca ayırt edilebilmesi için gövdelerine hayvanlar gibi damga vuruluyordu. Damgalananlar yine de şanslıydı, çünkü kaçıp da yakalanmanın cezası çoğu zaman ateşte yakılmak oluyordu; diğer kölelerin ibret alıp kaçmaması için… Bu kadar kötü koşullarda çalıştırılan, sömürülen köle ordularının bir gün ayaklanacakları neredeyse kesin gibiydi. Tek gereken, onlara önderlik edecek bir liderin başlarına geçip yol göstermesiydi.

Ve öyle de oldu. M.Ö. 187 yılında Aulie’de ilk köle ayaklanması patlak verdi. Romalıların kısa süren şaşkınlığının ardından ayaklanma hızlı ve kanlı biçimde bastırıldı: Yakalanan 7.000 kölenin özgürlüklerini istemesinin bedeli, çarmıha gerilmek oldu. Fakat Pandora’nın kutusu bir kere açılmıştı; ayaklanmalar birbirini izledi. M.Ö 134-132 yılları arasında bir tane, M.Ö. 104-101 yılları arasında bir tane daha. Ne var ki,  köleler, bu ayaklanmalarda Roma’nın kendilerini ciddiye almasına yetecek hiçbir bir başarı kazanamadılar.

Spartaküs Adında Bir Köle…

Spartaküs
Gözü bir türlü doymayan Roma’nın kurbanlarının bekledikleri önderin gelmesi fazla uzun sürmedi. Spartaküs adındaki bir köle, Romalıları kendilerini yeryüzünde tek yenilmez güç sandıkları bir dönemde yakaladı, onlara yenilgilerin en utanç vericisini tattırdı. Çağlar boyunca yenilgi yüzü görmeyen Roma’nın eğitimli lejyonları, alt tabakadan kölelerin ve gladyatörlerin oluşturduğu ordunun karşısında paramparça oldu.

 Ayaklanmanın başladığı M.Ö. 73 yılına kadar, Spartaküs’ün yaşamı hakkında bilinenler oldukça sınırlıdır. Trakyalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Spartaküs, Roma’nın köle ele geçirmek için yaptığı savaşlardan birinde savaş tutsağı olarak ele geçirilip Roma’ya getirilmişti.

O yıllarda okullarda gladyatör olarak yetiştirilen köleler Roma’daki arenalarda, halkı eğlendirmek için birbirlerini boğazlamak zorunda bırakılıyor, arenalarda ölen gladyatörlerin yerini okullardan gelen yeni köleler alıyordu. Gücü ve fiziği ile hemen dikkat çeken Spartaküs de sahibi tarafından gladyatör olarak yetiştirilmesi için Capuada adlı bir gladyatör okulu sahibine satılmıştı.

Spartaküs çok iyi bir yönetici ve örgütleyiciydi. Köle arkadaşlarına, buradan kaçıp bir köle ayaklanmasını başlatma fikrini aşılamış, başarıya ulaşırlarsa bütün kölelerin özgürlüklerine kavuşacağı, insan gibi yaşayabileceği bir devrimi gerçekleştireceklerine inandırmıştı. Spartaküs ve köle okulundaki yaklaşık 70 arkadaşı, M.Ö. 73 yılında kaçarak ayaklanmayı başlattı. Kısa sürede kendilerine iki yüz kişi daha katıldı.
Romalılara göre kaçanlar yalnızca bir avuç asi ve soyguncudan başka bir şey değildi. Yüksek Yargıç Claudius Pulcher komutasındaki üç bin kişilik lejyonun bu asileri kılıçtan geçirmesi kısa sürecek, kaçmayı düşünen diğer köleler için iyi bir gözdağı olacaktı. Ne var ki tüm hesaplar yanlış yapılmıştı. Spartaküs ve arkadaşları o devirde durgun bir dağ olan Vezüv’ün tepesine çekilmiş, mağrur Roma lejyonunu küçük gruplar halinde avlayarak hepsini kılıçtan geçirmişti! Kazanılan bu zaferin duyulmasıyla kendisine binlerce köle daha katıldı, Spartaküs’ün ordusu bir çığ gibi büyüdü.

Ünü bütün İtalya’ya yayılan Spartaküs artık Roma’nın bir numaralı sorunu olmuştu. Köleler, yoksullar, topraklarından sürülmüş İtalyanlar ve tüm ezilenler topluca efendilerini bırakarak ona koşuyorlar; Spartaküs, çevresine dört yandan gelmiş olan bu kimselerle önünde durulması çok zor bir ordu oluşturuyordu.

Roma Lejyonları Kölelere Karşı Çaresiz


Roma Yüksek Yargıcı Caudius Pulcher’in yenilgisi Roma için tam bir şaşkınlık, kızgınlık ve utançtı. Derhal, 8.000 ile 10.000 kişilik yeni bir ordu kuruldu.  Spartaküs arkadaşlarına bir meydan savaşına girmemelerini, düşman yavaş yavaş hırpalandıktan sonra hücuma geçilmesini söylediyse de üç bin kadar Galyalı, bunu Spartaküs’ün korkmasına yorarak saldırıya geçti. Galyalılar bir-iki saat içinde düzenli Roma ordusu karşısında eriyip gidince Spartaküs’ün ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı. Yapılan hata anlaşılmış, komuta artık koşulsuz olarak Spartaküs’e bırakılmıştı. Spartaküs Galyalıların hatasının bedelini kısa sürede çıkarmasını bildi ve bir kaç küçük hücum ve çekişmeden sonra başarılı bir savaş vererek Romalıları bir kez daha bozguna uğrattı. Güney İtalya, Romalıların bir avuç asi diye küçümsediği gladyatörlerin elindeydi artık.

Spartaküs'ün ölümü
Spartaküs ihtiyatlıydı. Çünkü kazanılan savaşın Roma’nın gücünü sarsmaktan çok uzak olduğunun bilincindeydi. Roma’nın tüm gücüyle üzerlerine yürümesi durumunda karşı koyabilecek güçte olmadıklarının farkındaydı ama zafer sarhoşluğu içindeki diğerleri ihtiyatlı olunması gerçeğini bir türlü fark edemiyordu. Gururu oldukça sarsılan Roma da artık tehlikenin çok büyüdüğünü ve yaklaşmakta olduğunu anlamıştı. Spartaküs ortadan kaldıramazsa köle ayaklanması bütün İtalya’ya ve sonra Roma egemenliğindeki bütün ülkelere yayılabilirdi. Başlangıçtaki küçümseme şimdi yerini korkuya ve endişeye bırakmıştı.

Spartaküs’e karşı iki ordu hazırlandı, biri Roma yüksek yargıcının, diğeri konsüllerden birinin komutasında, birbirini takiben Güney’e ilerlemeye başladı. Bu durum karşısında Spartaküs 40.000 ve Kriksiyüs de 30.000 kişiden oluşan birbirlerinden bağımsız hareket eden ordularla Romalıları beklemeye başladılar.

Kriksiyüs’ün hatası olmasaydı, köleler bu savaşı da kazanacak ve belki de Roma’ya yürüyecek kadar kuvvetli kalacaklardı. Ama Kriksiyüs, Spartaküs’ün uyarısına rağmen hemen saldırıya geçti. İlk gün yapılan savaşta Roma ordusunun bozguna uğrayarak çekilmesi kesin bir zafer olarak yorumlanmış ve zafer kutlamalarına başlanmıştı. Oysa bozguna uğratıldıktan sonra peşi bırakılmış olan Roma Yüksek Yargıcının komutasındaki ordu kısa sürede kendini toparlamıştı. Ertesi gün saldırıya geçen Roma ordusu, aralarında Kriskiyüs’ün de olduğu 20.000 köleyi savaş meydanında kılıçtan geçirerek bu hatanın bedelini çok ağır ödetmişti. Ancak 10.000 kadar köle kaçarak Spartaküs’ün yanına sığınmayı başarabilmişti.

Spartaküs hiç vakit yitirmeden derhal saldırıya geçti. On bin kişiyle bir orduyu oyalarken otuz bin kişiyle öteki orduya baskın şeklinde saldırdı ve onu yendikten sonra hiç vakit kaybetmeden diğer Roma ordusunun üstüne yürüdü. İki gün sonra binlerce Romalı tutsak alınmış, Roma üçüncü kez büyük bir utançla yüzleşmek zorunda kalmıştı.

Fakat Spartaküs’ün ordusu da çok hırpalanmıştı. Onun için kuzey bölgelerini ele geçirmek ve o bölgelerdeki köleleri de kurtarmak için harekete geçti. Roma kapılarını kapatmış, dehşet içinde bekliyordu. Spartaküs şehrin yakınlarından geçerek kuzeye gitti, Modena’ya girdi. Burada düzenlenen törenlerde tarih tersine dönmüş gibiydi: Her zaman aşağılanan köleler şimdi seyirci olmuş,  Arena’da ölümünde dövüşen Romalı askerleri çılgınca alkışlıyordu. Tarih boyunca Romalıları bu kadar aşağılamış ve utandırmış başka bir olay daha yoktu. Meissner bu durum hakkında şunları yazmaktaydı:
Tutsak prensleri ve kralları karşısına alarak soğukkanlılıkla yargılamak, onları hücrelere atarak açlıktan kıvrandırmak, acı çektirmek, gövdelerini parça parça etmek ve böyle davrandıktan sonra da yeryüzünün en kötü sonunu onlara çektirmek; bütün bunları, bilindiği gibi yeryüzünün en soylu insanları olan Romalılar, savaşı kazananların hakkı olarak görmekteydiler. Ama tutsak Romalı yurttaşları zorla, birbirleriyle ölünceye kadar dövüştürmek, bir tek Romalının bile aklına gelmeyen en büyük cinayetti. Üstelik onlara bu ağır acıyı çektiren de kimdi? Daha bir kaç ay öncesine kadar yaşamı bir Plebeien’in parmağını oynatmasına bağlı olan bir kimse. Genç bir Patricien’in canı istemiş olsaydı, halasının ölüm töreninde ellisini birden saldırtarak birbirlerini eğlence için boğazlatabileceği insanlardan biri…
Romalılar onun her an Roma’ya yürümeye hazır olduğunu düşünüyorlardı. Yolunu kesmek için karşısına çıkardıkları yeni Roma ordusu Picene yakınlarındaki  savaşta Spartaküs karşısında yine bozguna uğramış, Roma’yı artık iyiden iyiye korku almıştı. Fakat Spartaküs Roma’ya saldırmak yerine ordusunu kentin önünden geçirerek Thurium’a  geçti. Kent serbest liman ilan edilerek daha insancıl bir yaşamın temelleri atılmaya çalışıldı. Bütün kölelerin özgürlüğü ve insanların birbirine eşitliğini ilan edilmiş, altın ve gümüş biriktirmenin yanında yüksek fiyatla mal satmak da yasaklanmıştı.

Spartaküs devlet işleriyle bu kadar yoğunken, Roma yaşadığı şaşkınlıktan sıyrılmış ve yeniden savaş hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Öteki ülkelerdeki en seçkin Roma lejyonlarının oluşturduğu bir ordu, Roma Yüksek Yargıçlarından Crassus gibi askerlik yeteneği en üst düzeydeki bir komutanın yönetimine verilmişti.  Spartaküs karşısında defalarca yenilen Romalılar daha önce küçümsedikleri düşmanlarına karşı bu sefer son derece dikkatliydiler. Fakat yine de ilk saldırılarında başarısızlığa uğramaktan kurtulamadılar.

Durum, ancak Galyalıların daha önce yaptığı gibi yine kendi bildiklerini okuyup beceriksiz saldırılarla Spartaküs’ün durumunu güçleştirmeleriyle Crassus’un lehine döndü. Spartaküs yılmayıp saldırıya devam ettiyse de M.Ö 71 yılında Roma’nın tüm ülkelerdeki en seçkin askerlerden oluşturulmuş üstün kuvvetlerine yenilmekten kurtulamadı. Crassus tutsak edilen 6.000 kölenin hepsini çarmıha gerdirdi. Oysa Spartaküs kendi elinde tutsak olan 3.000 Romalının bir tanesine bile dokunmamıştı.

Spartaküs’ün adı bile çok uzun yıllar boyunca Romalılar için korku ve dehşet ile aynı anlamı taşımaya devam etti. Başlattığı isyanın özgürlükçü ve eşitlikçi karakteri, yüzyıllar sonra bile birçok siyasal oluşuma esin kaynağı olmayı sürdürecekti.

Kaynak: serenti.org

27 Ekim 2012 Cumartesi

Dünyanın İnanç Haritası


ABD'deki Pew Araştırma Merkezi'nin Din ve Kamu Yaşamı Forumu, "2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı" adlı raporunu yayımladı. Rapora göre dünya nüfusunun yüzde 32'sinin Hıristiyanlar, yüzde 23'ünün Müslümanlar, yüzde 15'inin Hindular, yüzde 7,1'inin Budistler ve yüzde 0,2'sinin Yahudilerden oluşuyor. Herhangi bir dine inanmayanlar ise dünya nüfusunun yüzde 16,3'ünü oluşturuyor.

PEW tarafından 230 ülke ve bölgede yapılan anketler ve nüfus kaydı araştırmalarına göre hazırlanan rapord, dünyada her 10 kişiden 8'i bir dini grup içinde yer alıyor. Alınan bu rakam 2010 yılında 6,9 milyar olan dünya nüfusunun yüzde 84'üne denk geliyor.

Müslüman nüfus yüzde 23

Rapora göre dünyada 2,2 milyar Hıristiyan (yüzde 32), 1,6 milyar Müslüman (yüzde 23), 1 milyar Hindu (yüzde 15), 500 milyon Budist (yüzde 7) ve 14 milyon Yahudi (yüzde 0,2) yaşıyor. Bunlara ek olarak Afrika, Amerika, Asya ve Avustralya’da geleneksel dinlere inanan 400 milyon kişi (yüzde 6) var.
58 milyon kişi (yüzde 1) ise Jainizm, Sihizm, Şintoizm, Taoizm, Tenrikyo ve Zerdüştlük gibi diğer dünya dinlerine inanıyor.

Dinsizler en büyük 3.grup

Dünya üzerinde herhangi bir dini gruba ait olmayan kişilerin sayısı 1,1 milyar (yüzde 16). BU rakamlara göre dinsizler, Hıristiyanlar ve Müslümanların ardından en büyük üçüncü grubu oluşturuyor. Bu grupta Tanrı'ya ya da evrensel bir ruha inanan, ancak kendisini belirli herhangi bir dini grubun üyesi olarak tanımlamayan kişiler de yer alıyor.

Dini grupların coğrafi dağılımına bakıldığında Asya-Pasifik bölgesinde toplanan Hindular ve Budistler, yüzde 99 ile başta geliyor.

Avrupa’daki müslüman nüfus yüzde 2

 Asya-Pasifik bölgesi, Müslüman nüfusun yüzde 62'sine de ev sahipliği yapıyor. Müslümanların yüzde 20'si Ortadoğu ve Kuzey Amerika'da, yüzde 16'sı ise Sahraaltı Afrika bölgesinde yaşıyor. Avrupa'daki Müslüman nüfusu ise sadece yüzde 2.

Çin'de 700 milyon dinsiz yaşıyor

Dünya nüfusunun yüzde 58,8'inin Asya-Pasifik, 11,9'unun Sahraaltı Afrika bölgesi, yüzde 10,8'inin Avrupa, yüzde 8,6'sının Latin Amerika, yüzde 5'inin Kuzey Amerika ve yüzde 4,9'unun da Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşadığına işaret eden rapora göre geleneksel dinlerin yüzde 90'ı ile diğer dünya dinlerinin yüzde 89’u da Asya-Pasifik bölgesinde yaşıyor.

 Herhangi bir dini gruba üye olmayanların üçte biri de (yüzde 76) Asya-Pasifik bölgesinde yer alıyor. Sadece Çin'de 700 milyon dinsiz bulunuyor.

En çok müslümanınn yaşadığı 8. Ülke Türkiye

Türkiye’de 320 bin Hıristiyan, 71 milyon 330 bin Müslüman, 860 bin dinsiz bulunuyor. Türkiye en çok Müslüman’ın yaşadığı sekizinci ülke. Türkiye ve Kuzey Afrika’dan daha fazla göçmen gelmesiyle son 10 yılda Batı Avrupa’da Müslümanların oranının arttığı da raporda belirtildi.

Hıristiyanlar ve Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağıldığını gözler önüne seren rapora göre Hıristiyanların yüzde 26'sı Avrupa, yüzde 24'ü Latin Amerika ve Karayipler, yüzde 24'ü Sahraaltı Afrika bölgesinde yaşıyor. Kuzey Amerika’daki Hristiyan nüfusu ise yüzde 20.

Yahudilerin neredeyse yarısı (yüzde 44) Kuzey Amerika'da ikamet ederken diğer yarısı da (yüzde 41) İsrail'de yaşıyor.

Dini gruplar toplum içinde azınlık mı çoğunluk mu?

Rapor, dini grupları toplum içinde azınlık olarak mı, yoksa çoğunluk olarak mı yaşadıklarına göre de sınıflıyor.
Dini grup üyelerinin yüzde 73'ünün yaşadıkları toplum içinde çoğunluğu oluşturduğuna dikkat çeken rapor, kalan yüzde 27'nin ise azınlık olarak yaşadığını gösteriyor.

Hinduların yüzde 97'si, Hindistan, Moritus ve Nepal'de, Hıristiyanların yüzde 87'si ise Hristiyanların çoğunlukta olduğu 157 ülkede yaşıyor.

Budizm'in yanı sıra geleneksel dinlerle diğer dünya dinlerinin üyeleri, en büyük azınlık grupları oldu. Budistlerin yüzde 72'si yaşandıkları toplumda azınlıkken yüzde 28'i, Budistlerin çoğunlukta olduğu Bhutan, Myanmar, Kamboçya, Laos, Moğolistan, Sri Lanka ve Tayland'da yaşıyor.

Yahudilerin yüzde 41'i İsrail'de mutlak çoğunluk olarak yaşarken, yüzde 59’u azınlık olarak diğer ülkelere dağılmış.

Dini gruplarda genç nüfus

Rapor, bazı dini grupların diğer gruplara oranla daha fazla genç nüfusa sahip olduğunu gösterdi. Gelişmekte olan ülkelerdeki dini grupların üyelerinin daha genç olduğu, sanayileşmiş ülkelerdeki dini grup üyelerinin ise daha yaşlı olduğu belirlendi.

En yaşlı grup Yahudiler

Dini grup üyelerinin ortalama yaşlarına bakıldığında 23 yaş ortalaması ile Müslümanlar ilk sırada, 26 yaş ortalaması ile Hindular ikinci sırada yer alıyor. Dünya nüfusunun ortalama yaşının 28 olarak belirlendiği raporda Hıristiyanların yaş ortalaması 30, diğer dünya dinleri üyelerinin yaş ortalaması 32, geleneksel dinlerin üyelerinin yaş ortalaması 33, dinsizler ile Budistlerin yaş ortalaması ise 34 olarak hesaplandı. Yahudiler ise 36 yaş ortalaması ile en yaşlı grup oldu.

AA

26 Ekim 2012 Cuma

Kongo'dan Bir Fotoğraf



İzlediğiniz fotoğraf 1900lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekilmiş.

Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.

Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hakimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkenceden sadece birisinin tanığı ve Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden birisi.

İnternet’te bu fotoğrafın altındaki tartışmalardan birisinde Belçikalı olduğunu söyleyen biri şu yorumu yazmıştı: “Belçikalıyım, dahası bir tarihçiyim. Belçika’nın geçmişindeki bu utancın 4 yıl boyunca aldığım dersler içinde bir kez olsun tartışılmamış olmasını son derece dehşet verici buluyorum”.

Dünya üzerinde benzer haksızlıkların hiç yaşanmamış olduğu bir karış toprak dahi yok.

Bu zehrin yegane antikoruysa insanın çirkinliğe yatkın doğasını kabullenip uğursuz tarihini öğrenmesi.

Nitekim ‘öğrenmek’, vakti geldiğinde benzeri haksızlıkları tanıyıp dur diyebilmenin biricik yolu.

İronik olansa, bu iş için en uygun yer olması gereken eğitim sisteminin, otoritenin nezaretinde beklenenin neredeyse tam tersi bir işlev üstlenmiş olduğu gerçeği.

Kaynak: Murat Eren

24 Ekim 2012 Çarşamba

Etgar Keret’ten Genç Yazarlara 10 Tavsiye

1. Mutlaka severek yazın.
Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler.
Yazmak başka bir hayat yaşamanın yoludur. Bir sürü farklı hayat yaşamanın. Asla olmadığınız ama içlerinde tamamen sizi barındıran sayısız insanların hayatını. Oturup bir sayfayla yüzleşmeye çalıştığınız –başaramasanız bile– her seferde hayatınızın ufkunu genişletebilme fırsatına sahip olduğunuz şükran duyun. Bu eğlencelidir. Harikadır. Fiyakalıdır. Ve kimsenin sizi aksine inandırmasına izin vermeyin.

2. Karakterlerinizi sevin. 
Bir karakterin gerçek olabilmesi için dünyada en az bir insanın, o karakterden hoşlansa da hoşlanmasa da onu sevebilmesi, anlayabilmesi gerekir. Yarattığınız karakterlerin anası babası sizsiniz. Eğer onları siz sevemezseniz kimse sevemez.

3. Yazarken kimseye hiçbir şey borçlu değilsinizdir.
Gerçek hayatta, uslu durmazsanız hapse ya da akıl hatanesine düşebilirsiniz; ama yazıda her şey serbesttir. Eğer öykünüzde çekici bulduğunuz bir karakter varsa, onu öpün. Öykünüzde nefret ettiğiniz bir halı varsa, salonun orta yerinde ateşe verin onu. İş yazmaya geldiğinde, klavyenin tek bir tuşuyla gezegenleri yok edebilir, uygarlıkları yeryüzünden silebilirsiniz ve bir saat sonra alt kattaki teyzeyle koridorda karşılaştığınızda size yine de selam verir.

4. Her zaman ortadan başlayın.
Başlangıç, kekin, kek kabına değmiş olan yanık kenarı gibidir. Başlamak için ihtiyacınız olabilir ama yenilebilir sayılmaz.

5. Sonunu tahmin etmemeye çalışın.
Merak, büyük bir güçtür. Onu elden bırakmayın. Bir öykü ya da bir bölüm yazarken durumun ve karakterlerinizin motivasyonlarının hâkimiyetini elinizde tutun ama kurgudaki sürpriz gelişmelere şaşırmaya da devam edin.

6. Bir şeyi hiçbir zaman sırf “âdetten” olduğu için kullanmayın.
Paragraflar, çift tırnaklar, sayfayı çevirdiğiniz halde adı değişmemiş olan karakterler: Bunlar yalnızca size hizmet için var olan kurallardır. Eğer işinize yaramıyorsa boş verin gitsin. Bir kural sırf okuduğunuz her kitapta işe yaraması, sizin kitabınızda da işe yarayacağı anlamına gelmez.

7. Kendiniz gibi yazın.
Eğer Nabokov gibi yazmaya kalkışırsanız dünyada bunu sizden iyi başaran (ve adı Nabokov olan) en az bir kişi olacaktır. Ama kendi tarzınızda yazmaya gelince, kendiniz olma konusunda dünya şampiyonu her zaman siz olacaksınız.

8. Yazarken odada mutlaka yalnız olun. 
Kafelerde yazmak kulağa romantik de gelse, etrafınızda insanların olması, siz farkında bile olmadan boyun eğmenize neden olacaktır. Kimse yokken kendi kendinize konuşabilir, hatta farkına varmadan burnunuzu bile karıştırabilirsiniz. Yazı yazmak da burun karıştırmaya benzeyebilir bazen; etrafınızda birileri varken eylem tabiiliğini kaybeder.

9. Yazdıklarınızı seven insanların sizi teşvik etmesine izin verin. 
Ve geri kalan herkesi görmezden gelin. Yazdığınız şey onlara göre değilmiş. Boş verin. Dünyada başka bir sürü yazar var. Eğer yeterince ararlarsa, eninde sonunda kendi beklentilerini karşılayacak bir yazar bulurlar.

10. Herkesin fikrini alın ama kimseye kulak asmayın (ben hariç). 
Yazmak dünyadaki en mahrem alanlardan biridir. Kimsenin size kahveyi şekerli mi sütlü mü sevdiğinizi öğretemeyeceği gibi, nasıl yazacağınızı da başkasından öğrenemezsiniz. Biri size doğru gelen, rahat gelen bir tavsiyede bulunursa kullanın. Biri size doğru gelen ama rahat gelmeyen bir tavsiye verirse üzerinde bir saniye bile durmayın. Başka birine iyi gelebilir, ama size değil.

Kaynak: koltukname.com

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Philippe Halsman Fotoğrafı


© Philippe Halsman

İzlediğiniz fotoğraf Philippe Halsman’ın meşhur Dali Atomicus eseri.
Fotoğrafta yer alan kişi de sürrealist ressam Salvador Dali’den başkası değil.
Bu fotoğrafa dair birkaç şey söylemeden evvel, mühendislik eğitimi almış Halsman’ın yaşamından bir kesit aktarayım.

Yahudi bir aileden gelen Halsman’ın gençliği biraz ‘çalkantılı’ geçmiş.
Örneğin, 22 yaşına girdiği 1928 yılında Avusturya Alp’lerinde çıktıkları bir yürüyüşte babası beyin travması geçirerek hayata gözlerini yumunca, Halsman Avusturya’da ‘cinayetten’ hüküm giymiş.
Avrupa’da o yıllarda tırmanmakta olan Yahudi karşıtlığının sonuçlarından birisi olan bu olay, babasını kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan Halsman’ın 4 yılını hapishanede geçirmesiyle sonuçlanmış.
O zamanlar genç bir bilim insanı olan Albert Einstein’ın yazdığı destek mektubunun Halsman’ın hapishaneden çıkışında önemli rol oynadığı düşünülüyor.

Halsman’ın bu fotoğraftan daha meşhur olan Einstein portresi yerine bu fotoğrafına yer vermemin iki nedeni var.
İlki “fotoğrafta sürrealizmin dijital tekniklerle birlikte hayat bulmadığını” hatırlamak.
İkinci neden de Halsman’ın insanları zıplarken fotoğraflamakla ilgili sözlerine değinebilmek: “Birisinden zıplamasını istediğinizde, tüm ilgisi zıplama eyleminin kendisine yoğunlaştığı için düşen maskelerin ardından gerçek kendisi ortaya çıkıyor”.

Salvador Dali’nin fotoğrafa yansıyan çocuksu ifadesi de, Halsman’ın hipotezini doğrular nitelikte.

Kaynak: Murat Eren


21 Ekim 2012 Pazar

Her Taş Cevher Değildir

"Edison küpünü doldurdu, Einsten pasaklı bir Yahudiydi, Darwin'in gençliği maymunlara fıstık atmakla geçti." Bunlar, Maltepe'de öğrencilere dağıtılan ve önsözüne göre 'enfes' olan kitaplardan alıntılar...


Çocuklara daha 'enfes' kitaplar bulamadınız mı?
İstanbul - Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 21 Eylül tarihli yazısında Maltepe Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerine ‘Büyük Adım Yayınları’na ait kitap ve ayraç ile maddi durumları iyi olmayan öğrencilere 400 adet çanta dağıtımı yapılacağını duyurdu. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bahsettiği kitaplar Büyük Adım Yayınları’nın 15 kitaptan oluşan ‘Büyük Adım Biyografi Dizisi’ idi. Her biri 110 sayfadan oluşan kitapların yazarı yok. Kitaplarda “M. Sırrı Arvas editörlüğünde Büyük Adım Komisyonu tarafından hazırlanmıştır” notu var. Denetimden geçmeyen, bilimsel kaynakları belirtilmeyen kitapların dili sıkıntılı. Ayrımcı ifadelerin ve nefret dilinin hâkim olduğunu kitapların önsözünü H. Atmaca yazmış.

"Büyük adam olmak hiç de uzak bir hayal değil. Sadece başaranlara ve kahramanlara değil, kötülükleriyle ve dalavereleriyle meşhur olan yöneticilere, bilim adamlarına ve nicelerine tanık olacaksınız… Bu hikâye tadındaki biyografilerin ‘enfes’ dedirten üslubuyla sizi baş başa bırakıyoruz.”


Eğitim Sen: Toplatılmalı

Kitaplardaki sorunları ortaya çıkaran Eğitim Sen 5 Nolu Şube Yönetim Kurulu kitapların toplatılmasını isteyerek, Maltepe Kaymakamlığı ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti. Şube Başkanı Mehmet Aydoğan:
“Henüz 10-13 yaş aralığındaki çocuklara milli eğitim aracılığıyla okutulan, yalan-çarpıtma ve hurafelerle dolu aynı zamanda dil ve edebi açıdan kepazelik arz eden bu korsan kitaplarla amaçlanan nedir? ‘Dindar-Kindar’ bir nesil yetiştirme hedefinin araçlarından birisi olarak mı kullanılmıştır?” Yahudi, Ermeni düşmanlığı, Hıristiyanlığı aşağılama, dindar olmayan insanları aşağılama, sol felsefi bakışı aşağılama yapılmıştır” diye konuştu.


‘İçeriğini bilmiyordum’

Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Faik Kaptan kitapların içeriğini bilmediğini söyledi:
“Kitapların adına bakınca olumlu mesajlar veriyor diye düşündüm. Üslubunu bilmiyorum, okumadım. Ama söylediğiniz argo üslup, nefret dili hoş değil. İnsanları yaftalamanın bir anlamı yok. Doğru değil. Dağıtılan kitapları ilçe milli eğitim müdürlüğünde denetlemek pek mümkün değil.”


Kitaplarda, hiçbir bilimsel gerçeklere dayanmadan, bilimsel ve pedagojik dilden uzak ifadeler yer alıyor. Yer yer argo ve çocukların zihinsel gelişimini olumsuz etkileyecek ifadeler içeren kitaplardan bazı bölümler şöyle:

KİTAPTAN ÖRNEKLER


Charles Robert Darwin: Küçük Charles’in iki derdi vardır. Birincisi Yahudi’dir ve kendini gizlemek zorundadır. İkincisi çıkık alnından, iri burnundan ve şekilsiz dişlerinden nefret eder. Gerçi herkes taşbebek gibi olmak zorunda değildir ama arkadaşlarının 'maymun Charles' diye çağırmalarına çok alınır… Darwin ileri yaşlarında bile çocukluk takıntılarını aşamaz. Mesala Lyell’a yazdığı mektupta (haşa) 'tabiatta düzen olsa bu çirkin burnun yüzümde işi ne' diye isyan ettiğine göre aşağılık kompleksinden kurtulabilmiş değildir… Okuldan ziyade hayvanat bahçesine takılır, maymunlara fıstık atar. Pasifik’te üç beş tane renkli kertenkele görünce nesli kesilmiş canlılarla yaşayanlar arasında münasebet kurmaya çalışır. Tam 20 yıl boyunca tezine uyacak malzemeler araştırır. Evet, şüphe içindedir ve kendini kandırdığının farkındadır...

Albert Einstein: Albert evde muhatap bulamadığından olacak ancak dört yaşında konuşmaya başlar. Okulu tırnağı kadar sevmez. Çekilir köşesine, bol bol hayal kurar. Tabiri caizse fazla uçar, ışık demetlerine filan binmeye kalkar. Albert iletişim özürlüdür. Çorapsız dolanır, ayda bir yıkanır ve sabun yemekten çok hoşlanır. (İşin acı yanı o yıllarda Gestapolar Yahudileri fırınlayıp sabun yapmaktadırlar) Dâhimiz pistir, pasaklıdır, saçlarını bile taramaz, lakin (manyetik alan üzerinde çok çalıştığından olacak) kadınlar üzerindeki çekim etkisi tartışılmaz. Meslektaşı Mileva'yla (hamile kaldığı için) zoraki bir evlilik yapar, ancak güzel kuzeni Elsa'yla arayı düzünce onu tanımaz. Bu arada sekreteri Betty, Avusturyalı sarışın Margarette ve milyoner Estella ile adı çıkar. Belki de bu şekilde kendini saklar. Zira Amerika'da yaşamasına rağmen sosyal demokratlığa oynar. Aslında ne sosyal, ne de demokrattır. Bir kere 'asosyal'dir ve demokrasiyi sosyalizm ve Siyonizm için kullanır. Üstelik sempatizan değil, militandır. Militan dediysek elbette gece afişe çıkıp semtinin sokaklarını sloganlarla boyamaz ama aranan komünistlere (mesela Hilaire Noulans ve adamlarına) yardım ve yataklıktan kaçınmaz...'

Thomas Edison: “Yapacak çok iş var ve hayat öyle kısa ki” sözüyle tanınan Edison, akarken küpünü doldurmaya bakar.

Sır Isaac Newton: İşte ağaç altında pinekleyip sineklendiği günlerden birinde kafasına bir elma düşer. Newton “peki ay niye düşmüyor” dan hareketle yer çekimi ve merkezkaç kuvvet arasındaki hassas dengeyi yakalar. Bütün bunlar asırlar önce, Kindi, Razi, Biruni, Hazini ve İbn-i Heysem’in eserlerinde detaylarıyla anlatılmıştır.

Charlie Chaplin: Londra ’da doğar. Babası sirklerden sebeplenmeye çalışan çulsuzun tekidir. Anası deseniz ona keza. Bilirsiniz Amerika’da parayı bulanlar ya karılarını değiştiriler ya da yeni bir araba alırlar. Şarlo ikisini de yapar, güzel arabalar alır ve alımlı kadınlarla takılmaya başlar.

Afife Jale: “Müslüman kadınlara sahnenin yasak olduğu dönemde ‘tiyatroculuğa’ merak salar. Asrın başında birileri maşa kullanmaktan hoşlanır. Ona ‘asrın yıldızı’ gibi davranırlar. Garibim ailesine de dönemez zira mahallenin bitirimleri ‘Afife’ye ‘Aşufte’ gözüyle bakar.”

Sigmund Freud: Sapıkların babası. Özellikle siyonistler ve Marksistler Freud’a sahip çıkar. Freud teorisi ise, Allahü tealanın kainatın şereflisi olarak yarattığı insanı, bir takım adi içgüdülerin esiri gibi gösteren bir teori. Sigmund da onlara uyar ve annesine bile ( ki eve 19 unda kuma gelmiş genç bir kadındır) ters bakmaya başlar. Günde en az 20 Puro içer, her akşam alkol alır ve delicesine kokain çeker. Freud Psikanaliz uyguladığı bir meslektaşına ( Dr.Frink) 'karından ayrıl ve git sevdiğini baştan çıkar' diyecek kadar arızalıdır… Mesela İslam ülkelerinde intihar da cinayet de yok denecek kadar azdır. İstatistikler Freud’u kesinlikle yalanlar ve bilimsel çalışmalar teoriyi kaldırıp çöpe atarlar... Ancak bu teorisi dinden devletten, cemiyetten nefret edenlerin işine gelir. Hedonistlerin (zevkçilerin) ateistlerin, fuhuş tüccarlarının ekmeğine yağ sürer. Özellikle Siyonistlerle Marksistler, Darwin ve Freud’a sahip çıkar, onları ölümüne savunurlar…

Cemil Meriç: Meriç’i sahiplenen çok olur lakin üstad “sağcı” denilmesinden de “solcu” denilmesinde de hoşlanmaz. Ona göre bunlar hakikatleri kapamaya yarayan uydurma mefhumlardır. Sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülke neye yarar? Yine üstadın kızdığı kelimelerden biri çağdaşlıktır. ..Ona sorarsanız çağdaşlık masalı , Batının ihraç metaıdır, kokain gibi, LSD gibi, frengi gibi…Şuuru felce uğratan bir zehir. Cemil bu dönemde felsefeye çok takar, Marks, Engels, Freud derken bocalamaya başlar. İnançsız, yıldızsız, cıvıltısız, katran gibi geceler vıcık vıcık ısdırap… mümin desem değil, kafir desem hiç değil. Kemalist değil, Marksist değil, ateist değil, liberal değil, hümanist değil. Değil, değil, değil… Kendini “pozitivist” sandığı dönemlerde bile Hafız İdris Efendi’nin torunu olduğunu unutmaz, seccadesinin üstünde sabahlayan ve cübbesinin içinde yok olan Allah dostunu hatırından çıkarmaz.

Sütçü İmam: Maraşlı Ermenilerin bir eli yağda bir eli baldadır, henüz "millet-i sadıka"lıktan “güruh-u sabıka” lığa geçmedikleri için memurluk yapar…. adamlar bal kaymak yer, köşklerde, keşanelerde oturular…. Sebeplendikleri çanağa tükürürler… Türklerin hoşgörüsüne sığınan çapulcular narsımıza basar… İngiliz askerler ekseri Hintli Müslümanlardan seçildiği için Maraşlılarla takışmazlar. Halk da onlardan rahatsız olmaz. Ermeniler havayı germek için çok uğraşırlar.. Yol gözükmeli olunca Hintli Müslümanlar Türklere gizli gizli silah ve cephane sızdırırlar... Anladıkları dilden Ermeniler 31 Ekim 1919 günü hepten zıvanadan çıkar, arkalarını Fransız askerlerine dayayınca saldırılarının dozunu artırırlar.

Salvador Dali: ...Bunlar çarpık ilişki adına akla gelecek her haltı onaylar, gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar. Göz ne görürse, gönül ona konar derler ya Dali’de “abuk saçık” resimler yapar. Kaldı ki yakın arkadaşları da sağlam papuç sayılmazlar, nitekim o da çizgi dışı bir adam olur çıkar. Saçlarını uzatır, dudaklarını boyar, gözlerini börtlete börtlete bakar ve aklını poşetlik resimlerle bozar.

Noel Baba: ...Sam amcalar her şeye “dolar” gözlüğüyle baktıkları için... Her yıl yarım milyon saf çocuk Kuzey Kutbuna mektup atar, Noel Baba’ya sipariş yağdırırlar. Eh, bu iş için kurulan vakıflar da propaganda fırsatını kaçırmazlar... Ancak veledlerin istekleri gitgide büyür, bisiklet, motosiklet, araba derken Noel Baba’yla araları bozulur, dikçe kopiller geyik muhabbetinden sıkılmaya başlarlar... Avrupalılar Hristiyanlığa uymak yerine dini kendilerine benzetmeye çalışır, putperest kültürden kurtulamazlar... Çocuklar üzerine yazıp çizenler Noel Baba’yı Nasreddin Hoca’yla karşılaştırırlar ve ortaya bir “medeniyetler çatışması” çıkar. Bir kere Noel Baba çocukları bedavacılığa iter, halbuki Hocamız düdüğü "parayı verene" çaldırır. Hoca karakterlidir. Noel Baba karaktersizdir... Noel’i kapıdan kovsanız bacadan girer, bilirsiniz bu tipler bütün hukuk sistemlerinde “haneye tevavüzden” yargılanırlar. Yaklaşık 2 milyar tıfıl olduğunu farz edelim. Noel Baba’nın Müslüman çocuklarına çarpı çektiğini ve sadece Hristiyan veledlerine servis yaptığını düşünsek dahi karşımıza 400 milyon gibi bir rakam çıkar.

Chiristoper Colombus:  Amerika kıtasına ilk ayak basan İspanyol'lardan sonra kıtada bir katliam yapıldı. Hasılı Bush’un dedeleri Amerika’yı “kanla zulumle” kurarlar. Süt bebeklerini ayaklarından tutup taşlara çarpar, köpeklerin önüne atarlar. Kimini alevlere iterler, kimini dallara sallandırırılar. Kristof eline geçen reisleri sıradan yerliler gibi öldürmez, daha enterasan bir son için fikrini zorlar. Kızılderililer kıtanın derinliklerine kaçarak gizlenseler de İspanyollar bunların peşine azgın köpekler takar. Bu hayvanları sadece yerli etiyle besleyip canavarlaştırırlar. Hatta köpekleri beslemek için insan eti satan kasaplar açarlar. Müşteriler “şu herifin çeyreğini ver” der kanlı butu omuzlarını vururlar. Azgın köpekler etlere hırlayarak dalar ama en fazla da kafatası sıyırmaktan hoşlanırlar.


Kaynaklar: Radikal ve Başka Haber


Bir sonraki gün Hürriyet Gazetesinde çıkan açıklama:

Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Nefret Saçan Kitapları Savundu: Bakış Açısına Göre Değişir:


Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Faik Kaptan ise, ‘Büyük Adım Biyografi’ adlı kitabın ilçedeki ortaokullara 1000 adet dağıtıldığını doğruladı. Kitapta yer alan ifadelerle ilgili olarak da, “Bakış açısına göre değişir. Cümlenin ortasından alırsanız tabii biraz daha farklı şekilde mesaj verebilir. Orada yansıtıldığı kadar değil, bazı ifadeler biraz argoya kaçabilir belki ama cümlenin tamamını okuduğunuzda aslında ne anlatmak istediğini anlarsınız. İki kişi duvara bakar, biri duvar görür, diğeri bir resim” dedi.

İDEOLOJİK YAKLAŞIMLAR


Kitabın bazı bölümlerini okuduğunu ancak iddia edildiği gibi bir anlatım olmadığını savunan Faik Kaptan, “Bu kitaplar dünya tarihinde bugüne kadar gelmiş birçok insanın hangi şartlarla neler yaptıklarını, nasıl başarılı olduklarını anlatan kitaplar. Mesaj olarak öğrenciye, ‘dünya tarihinde gelmiş geçmiş bunca insan böyle şartlarda başarılı olmuşlar. Belki zaman zaman itilmişler, kakılmışlar, alay edilmişler ama kendi hedeflerine ulaşma konusunda gayret göstermişler başarılı olmuşlar. Siz de bunu yapabilirsiniz mesajı veren kitaplar aslında’ diye bir mesaj veriyor” diye konuştu. Kaptan şöyle devam etti:

“Bir grup insanın ideolojik yaklaşarak işi farklı noktalara çekmesinden kaynaklanıyor. İdeolojik kitaplar da değil bunlar. İnceleme komisyonları bunları inceliyor, ona göre dağıtılıyor. Çocukları olumsuz etkileyecek bir sakınca görülmeyen eserler Milli Eğitim aracılığıyla dağıtılıyor.” 


Eğitim Sen Maltepe'de Dağıtılan Irkçı ve Ayrımcı Kitaplar Hakkında Suç Duyurusunda Bulundu 


 Eğitim Sen İstanbul 5 Nolu Şube, Maltepe ilçesinde okullarda dağıtılan ırkçı ve ayrımcı kitaplarla ilgili olarak suç duyusunda bulundu. Kartal Cumhuriyet Başsavcılığına yapılan suç duyurusunda, kitabı yayınlayanlar hakkında halkı kin ve nefret duygularıyla birbirine düşürmekten, kitabın dağıtılmasından sorumlu olan kamu görevlileri hakkında da görevi ihmal suçlarından dava açılması istendi.

Eğitim Sen, Maltepe Kaymakamı Ahmet Okur, kitapları incelemediklerini itiraf eden Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Faik Kaptan, Şube Müdürü Muzaffer Doğan ve Büyük Adam Yayınları tarafından basılan kitapların editörü M. Sırrı Arvas hakkında suç duyurusunda bulundu.

Bilim insanlarının, farklı din ve inançlara, fikirlere sahip kişi ve grupların aşağılandığı, ırkçı hakaretlere uğradığı, bilimsellikten ve pedagojik dilden uzak dille kaleme alınan kitaplarla ilgili olarak suç duyurusunda bulunan Eğitim Sen, Kartal Adliyesi önünde basın açıklaması yaptı. “Çocuklarımıza, okullarımıza, geleceğimize sahip çıkıyoruz” yazılı pankartı Adliye girişine asan Eğitim Sen'liler, “Büyük Adımlar Yayınları” tarafından yayınlanan 15 kitaplık ırkçı ayrımcı kitap setini de yerlere serdi.

Suç duyurusundan önce basına bir açıklama yapan Eğitim Sen İstanbul 5 Nolu Şube Başkanı Mehmet Aydoğan, 4+4+4 eğitim sistemi yasalaştırıldığında dile getirdikleri kaygılarının şimdi ne kadar haklı olduğunu gördüklerini söyledi. Sistemin pedagojik olmadığını, piyasacı bir yapıya sahip olduğunu, muhafazakar toplum inşası için oluşturulduğunu söyleyen Aydoğan, AKP'li bürokratlar tarafından da hemen uygulamaya sokulduğunu belirtti.

'KİTAPLARDA HERKES AŞAĞILANDI, DÜŞMANLAŞTIRILDI'


Söz konusu kitapların Maltepe ilçesinde 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerine dağıtıldığını söyleyen Aydoğan, şöyle konuştu:

“Kitaplarda Özellikle İslam dinini esas alan kişilikler olağanüstü yüceltilirken açık bir şekilde din propagandası yapılmış, tarihe mal olmuş, insanlığın gelişiminde çığır açmış düşünürlere gerçeğe aykırı ve hakaret içeren, aşağılayıcı ifadelere yer verilmiş bu şekilde çocukların zihin dünyalarını karartmak istenmiştir. Kitapta bilim düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı içeren ifadelere yer verilmiş, Hristiyan dini ve dindar olmayan insanlar, Sol felsefine bakışana sahip insanlar aşağılanmıştır. Kitapta şiddet, özellikle Kadınlar, gayrimüslimler, Ermeni ve Yahudiler için adeta kutsanmıştır, kadın düşünürlere yer verilmemiştir. Kitap, ülkemizde kitaplarda övülen İslami kurallarla yaşamayanlar için, Aleviler için de yaşam hakkını inkar eden içeriğe sahiptir. 'Gavur-Kafir' gibi kelimeler oldukça sık kullanılırken, övücü manada 'molla-derviş-tarikat' kelimeleri de bir sıklıkla kullanılmıştır.”


Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Faik Kaptan'ın “Kitapları incelemedik” itirafında bulunduğunu söyleyen Aydoğan, “Maltepe Kaymakamı ve İlçe Milli Eğitim Müdürü görevi ihmal suçu işlemiştir. Büyük Adımlar Yayınevi ve editörü M. Sırrı Arvas gerçek dışı, yalan bilgilerle saygınlığı bütün dünyaca kabul edilen kişiler hakkında okuyanda nefret duyguları uyandıracak üslup ve dille kitaplar yayınlaması nedeniyle nefret suçu işlemiştir” diyerek, söz konusu kişiler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Aydoğan, Eğitim Sen olarak ırkçı, gerici, piyasacı, tek tipleştirici eğitime karşı eşit, özgür, bilimsel, parasız, laik, nitelikli eğitim mücadelesini sürdüreceklerini vurguladı.

Açıklamanın ardından Eğitim Sen tarafından hazırlanan suç duyurusu, Kartal Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildi. Dilekçede, söz konusu kişiler hakkında Anayasanın 26/2, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10/2, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 20/2 ve Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddeleri uyarınca ivedilikle kamu davası açılması istendi.

19 Ekim 2012 Cuma

Ulusal Bağımsızlık ve Dünyada Dil Devrimleri

Ulusal bilinçlenme ve bağımsızlıkla dil arasında çok güçlü, koparılamaz, soyutlanamaz bir bağ vardır. Dil devrimi dediğimiz şey, yalnızca bize özgü bir olgu değildir. Her uluslaşma, ulusal bilinçlenme ve bağımsızlık kazanma süreci, bir “dilde ulusallaşma” çaba ve akımını da -başka bir deyişle- bir dil devrimini de içerir. Bir dil devrimi, her zaman yalnızca yabancı öğelerden (sözcük, ek ve kurallardan) kurtulma, ulusal öğelerle varsıl ve çağdaş bir dil yaratma olgusu değil; kimi zaman bütün güçlükleri yenerek, olmazı olur kılarak yepyeni bir dil yaratma, yepyeni bir dil oluşturma olgusudur da.

Atatürk ve Türk Dil Devrimi



Dünyada Dil Devrimleri

Geçmişte bilebildiğimiz en eski dil devrimi, Macar Dil Devrimi’dir. Macar Dil Devrimi’nin ilk belirtileri, Türk ordusunun Macar ovalarında at koşturmaya başladığı yıllara rastlar. 1526’da, Mohaç’ta, büyük Macar ordusu, Türk ordularına yenilmiş, darmadağın edilmiştir. 1536’da ise, ilk Macarca dilbilgisi yazarı Sylvester Jânos, ay adlarını ve dilbilgisi terimlerini yerlileştirmiştir. Böylece başlayan Macar Dil Devrimi, XVII. yüzyıl boyunca dildeki Latince ve Almanca öğelerin yerine -özellikle din ve bilim alanlarında- Macarca sözcükler koyma girişimi olarak sürmüş ve asıl XVIII. yüzyılın son çeyreğinde büyük hız kazanmıştır. Macaristan artık Osmanlıların değil; 1699’dan beri Almanların buyruğu altındadır ve Macarlar, Almanlardan nefret etmektedirler. 1825’te -yenilikçi nitelikteki- Macar Bilim Akademisi kurulmuştur. Daha da önemlisi, 1862-1874 yılları arasında altı ciltlik Macar Dili Sözlüğü yayımlanmıştır. Tam bu sırada 1867’de ise, sürdürülen savaşım sonucu, Macarlar, Almanlardan ayrılarak -Avusturya İmparatorluğu içinde- bir federal devlet olmayı başarmışlardır. 1890’dan sonra, Macar Dil Devrimi, kesin bir utku kazanarak ürünlerini vermiştir.

Macar Dil Devrimi’nin en belirgin niteliği, bir bireysel çabalar ürünü (hele akademi kuruluncaya değin) olması ve uzun bir sürede gerçekleşmesidir.

İsveç Dil Devrimi’nin serüveni de ilginçtir. İsveç, 1157’de komşusu Finlandiya’yı ele geçirmeye başlamış ve zamanla sömürge durumuna getirmiştir. Bunun sonucu olarak, İsveççe, Finceyi etkilemiş, bu ülkenin kimi bölümlerinde doğrudan doğruya yazı dili bile olmuştur. Ancak XIX. yüzyılda büyük devlet adamı Johan Vilhelm Snellman (1806-1881) “Finliliğin felsefesini işleyip ulusal bilinci bilemiş ve Finceyi çözülmez bağlarla Finlandiya’nın ulusal dili olarak yurda yerleştirmiştir.”

Asıl ilginç olan odur ki, İsveç bir yandan Finlandiya’yı ele geçirip (1157-1809) dilini etkilerken öte yandan kendisi de -eden bulur örneği – başka bir ülkenin yönetimine geçmiş ve o ülke dilinin etkisine uğramıştır. Çünkü 1397’de Kalmar Birliği (1397-1523) kurulmuş, İsveç ve Norveç, Danimarka’nın buyruğu altına girmiştir. Bunun sonucu olarak Danca birlik dili olmuş ve İsveççeyi -özellikle ses düzenini- büyük oranda etkilemiştir. İsveç, Otuzyıl Savaşları (1618-1648) sonunda yalnız bağımsızlığını kazanmakla kalmamış, bir süre dünyanın en büyük devleti de olmuştur. İsveç’te “İsveççenin arılığını, gücünü ve soyluluğunu geliştirmek” amacıyla 1785’te İsveç Akademisi kurulmuş, 1892’de bu akademinin İsveç Dili Sözlüğü yayımlanmaya başlamış, 1975’te 26. ciltte “S” yazacının ortalarına gelinmiştir.

Danimarka karşısında İsveç’in yazgıdaşı olan Norveç’te ise dil, çok başka bir çizgide gelişmiştir. Çünkü İsveç’in, bağımsızlığına hemen XVII. yüzyılın ortalarında kavuşmasına karşın, Norveç 1814′e değin Danimarka’nın yönetiminde kalmış, ondan sonra da -bağımsızlığını kazanmak değil- bir başka ülkenin, İsveç’in boyunduruğuna girmiştir. Norveç’te ulusal kımıldama, ancak 1830’da kopan büyük siyasal karışıklıklar sırasında doğmuştur. XIX. yüzyıl, Norveç’in artık kendi ulusal benliğini duymaya başlayarak İsveç’e başkaldırmalar arasında geçmiş, Norveç bağımsızlığına ancak 1905’te kavuşabilmiştir. İsveç’ten iki yüz elli yıl sonra…

Bu XIX. yüzyıl, Norveç Dil Devrimi açısından da birtakım kıpırdanmalar çağı olmuştur. Özellikle -bir tek adla yetinelim- dilci Ivar Aesen (1813-1896), 1841-1848 yıllarında, köylü ve balıkçı çevrelerine sığınmış bulunan ulusal Norveççeyi derleyip canlandırmaya çalışmış, 1848-64 yılları arasında altı yapıt vermiştir. Ne var ki, İbsen, Björnson, Kiellond, Lie gibi tanınmış Norveç yazarları, bu yüzyılın sonunda hâlâ yapıtlarını Danca üzerine kurulu devlet dili olan Riksmål’a veriyorlardı. Ülke ise bir yabancı ülkenin boyunduruğu altındaydı. Aesen’in öncülüğünü yaptığı halk dili, yurt dili Landsmal, 1885’te okullara girdi. 1899’da ilk olarak Oslo Üniversitesi’nde bu dil üzerine bir uzmanlaşma alanı kuruldu. 1901’de bu dilin ilk yazım kuralları saptandı. 1905’te de Norveç ulusal bağımsızlığını kazandı. Ne var ki, 1943’lerde bu halk dili Landsmal’ın kullanılma oranı, en yüksek kerteye, ortalama ancak % 40-42’ye yükselebilmiştir. Bu oran en yüksek kerteye bu yıllarda yükselmiştir; çünkü savaş vardır (Nitekim 1963’te düşman çizmesi çekilince, % 21.1’e düşmüştür.). Norveç, Hitler ordularına bir tek kurşun atmadan teslim olmuştur. Oysaki kendi öz dilini yüzyıl önce elde etmesini bilen Finlandiya, mini mini Finlandiya, aynı yıllarda, dev gibi Rus ordusuna karşı -tarihe parmak ısırtarak- kafa tutmuş; kendi ülkesini de, bağımsızlığını da elinde tutmasını bilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Azınlıkların Dil Serüveni

Galatasaray Lisesi

Osmanlı İmparatorluğunun dağılma döneminde de ilginç dil olgularına rastlamaktayız.
1868’de “Müslüman, Rum, Ermeni, Musevi öğrencilerini Fransız dil ve kültürü içinde birbirine yaklaştırma, Osmanlılaştırma, Osmanlı ideolojisini eğitim yoluyla uygulama alanı içine sürme” amaçlarını da taşıyarak Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) kurulmuştur. Nedir ki, kuruluş tarihinden başlayarak bu okulda -uluslararası batı dilleri Fransızca ve İtalyancanın yanında reaya dili olarak Rumca ve Ermenicenin de (elbette Rumlar ve Ermenilere) okutulduğunu da görmekteyiz.

Osmanlı İmparatorluğunu o tarihte oluşturan bunca öğe içinde yalnız Ermeni ve Rum çocuklarına kendi dillerinin okutulmasını da bu azınlıkların artık bir siyasal güç olarak kendi varlıklarını duyurmalarıyla yorumlayabiliriz. Nitekim Yunanlılar arasında Adamandios Korais (1748-1833) ve Rhigos (1757-1798) adlı iki kişinin önderliğiyle XVIII. yüzyıl sonlarında uyanmaya başlayan ulusal bilinç, türlü etkenlerle gelişmiş, Eflak ve Mora başkaldırılarından geçerek bağımsızlıkla sonuçlanmıştır (1829). Her ne kadar bağımsız Yunan devletiyle Osmanlı Rumları ayrı sayılmaya çalışılıyorsa da gene de bu ağırlıklı etnik topluluğun dayandığı bağımsız bir devleti vardı.

1856 yenilik “fermanı”nın sonucu olarak yarı bağımsız duruma gelen Hıristiyan öğeler arasında bu yönde en ileri giden, Ermeniler olmuştur. Bunların parlamentoya benzer bir millet meclisleri ve Tanzimat hükümetinin onayladığı (1863) bir Ermeni Anayasası bile vardı.

“Balkan halkları arasında bağımsızlığı sağlamada en geri kalan Bulgarlar olmuştur.” İlginçtir, 1868 yılında Galatasaray’da okutulan Hıristiyan öğe dilleri arasında Bulgarcanın henüz yer almadığını görürüz. Bulgarcanın bu dillerin yanında yer aldığını görmemiz için 1875 yılını beklememiz gerekecektir. 1875 ise Bulgar ayaklanmasının başladığı yıldır da. 1877-78’de de özerk Bulgar Prensliği kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun, dağılma döneminde, Müslüman öğelerin dilleri karşısındaki tutumu ve davranışı da önemlidir. Arapça, elbette ki bir din ve ortak ekin dili olarak -Farsça ile birlikte, 1926’ya değin- bütün okullarda okutuluyordu. Ne var ki, 1908’den sonra Arap ulusçuluğunun gelişmesi sonucu, Suriyeli aydınlar, Türkçenin (Hangi Türkçenin, Osmanlıcanın!) tek resmi dil olmasına dayanamadılar, Arapçanın da ikinci resmi dil olarak kullanılmasını istediler. Hükümet bunu kabul etmedi. Arap ayaklanmasının bir nedeni de bu oldu.
Osmanlı İmparatorluğunun izniyle bütün Rumeli’de Slav ve Yunan okulları çoğalmıştı. Her ulus, kendi dilini kendi çocuğuna istediği gibi okutuyordu. Bu okulların açılmasına izin veren, daha da öte -yukarıda gördüğümüz gibi- kendi okulunda, kendi bütçesinden para vererek kimi “taba”sının çocuklarına anadillerini okutan aynı hükümet, Arnavutların kendi çocuklarına Arnavutça öğretme isteğine büyük tepkilerle karşı çıkıyordu.  Nedir ki, -bir kez ulusal bilinç, ulusal dil ve ulusal bağımsızlık ateşi yanmayagörsün- Arnavutlar başkaldırmışlar, ezilmişler (1910) yeniden başkaldırmalar ve bu kez 19 Ağustos 1912’de özerkliklerini kazanmışlardır. Böylece, başka haklar arasında, “Arnavut dilinin okutulmasının serbest olması” hakkını da elde etmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunun, kendisini oluşturan öğelerin dilleri karşısında her topluluğun gücü oranında bu ayrı ayrı tutumlara girmesi, çok ilginç ve önemlidir. Her dil, temsil ettiği topluluğun ulusal güç ve erki oranında değer bulur ve saygınlık kazanır.

Endonezya’da, XX. yüzyılın başlarında, bağımsızlık devinimleriyle birlikte, ortak ve ulusal bir dil yaratma çalışmaları da başlamıştır. Ortak ve ulusal bir dil diyoruz; çünkü Endonezya’da 6.000 adaya yayılmış, 250 dil ve lehçe konuşan, türlü abece dizgesi kullanan 129 milyon kişi yaşıyordu. Bütün bu halk, bugün 1945′ten bu yana, resmi devlet dili olarak, ulusal kültür dili olarak Bahasa Indonesia dilini kullanmakta; Latin kökenli bir tek abece ile yazmaktadır.

İsrailliler ise, bin yıllardır konuşulmayan, yazılmayan ölü ve dinsel dilleri İbraniceyi diriltmişler; onararak, yaratarak, varsıllaştırarak bu dilden ileri, uygar, ulusal bir dil yaratmışlardır.

Bu çok canlı iki örnek de, ulusal bilinç ve bağımsızlığın, bütün engelleri yenerek ulusal diller yaratmada ne denli güçlü olduğunu kanıtlamaktadır.

Görülüyor ki, ulusal duyguyla dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Bu bağ, bütün isteklerin, istemlerin, istençlerin dışında ve üstündedir. Hiçbir kişi, hiçbir kuruluş, hiçbir güç, bu duygu ile bu olguyu yok edemez, önleyemez, engelleyemez.

“Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmasını” bilmiştir.

Kimi karşı devrimciler, ikide bir “Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi manevrasıyla Dil Devrimi’nden dönüş yaptığını” ileri sürmektedirler. Bu gerçek değildir. Kaldı ki, gerçek bile olsaydı; tutalım, Atatürk, -değil vazgeçmek- dil devriminin tam karşısına geçseydi, ne olurdu? Hiç! Türk Dil Devrimi, Türk ulusunun kendi isteğiyle, kendi istenciyle olmuştur. Nitekim bu devrim, daha altıncı yılındayken Atatürk’ün varlığından yoksun kalmış; ne var ki onun yokluğunda da durmamış, bütün hızıyla gelişerek bugünkü parlak sonuca ulaşmıştır.

Atatürk’ün büyüklüğü, -daha çok- Türk Dil Kurumu’nu kurarak, onun bağımsızca yaşamasını sağlamak ve böylece Türk Dil Devrimi’ni kurumsallaştırarak onun bir bireysel ve dağınık çabalar ürünü olmasını önlemek ve en kısa zamanda en kesin sonuç alınmasını sağlamak olmuştur. Türk Dil Devrimi’nin bir özelliği, -bütün engellemelere, önlemelere karşın- en kısa zamanda, en kesin, en parlak sonuç alınan bir dil devrimi olmasıdır.

Türk Dil Devrimi, Türk ulusunun uluslaşma sürecinin ve bağımsızlık istencinin vazgeçilmez bir gereğidir. Bunu kimse saptıramaz, engelleyemez, geciktiremez ve de gölgeleyemez.


Kaynak: Satı Erişen, Türk Dili Dergisi, sayı 337,

serenti.org

17 Ekim 2012 Çarşamba

Bu Genelkurmay Başkanı "İZİNLİ" mi?

BU GENELKURMAY BAŞKANI ''İZİNLİ'' Mİ?

Hem “asker siyasete karışmayacak, siyasi konularda görüş bildirmeyecek” deniyor ve sırf bunu gerçekleştirmek için yüzlerce asker ve kendi döneminde gayet dikkatli hareket etmiş olan eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ “işlenmemiş suçlara ait” iddialar gerekçe gösterilerek içeri tıkılıyor, hem de son Genelkurmay Başkanı dış politi

ka kararlarıyla ilgili görüşünü göğsünü gere gere söylüyor. Ne iş? Necdet Özel Akçakale’de Ömer“Suriye’den atılan bombalarla eşi ve 3 çocuğunu kaybeden” Ömer Timuçin’i ziyaretinde (ortamın da duygusallığından yararlanarak, TSK için atılan sloganlardan gaza gelerek) pekala savaş çığırtkanlığı yaptı.

Türkiye’nin atılan bombalara yaptığı misillemeleri hatırlatarak “Gereken karşılığı verdik, zayiatları oldu” dedikten sonra.. Burası önemli, sanki “savaş”tan değil de “mahalle arasında yapılan bir oyun”dan söz eder ve bundan keyif alır gibi Orgeneral Kıvrıkoğlu’na “Tekrarı olursa şiddetlisini yaparız değil mi” diye soruyor. O da başını sallayarak onaylıyor..

ÖLMEMEYİ SAĞLAMAK..

Komedinin dik alası.. Sizin (hepinizin) göreviniz atılan bombalarla ölenler için taziyeye gitmek değil, her şeyden önce “o vatandaşların ölmemesini” sağlamak.. Buna yol açacak ortamlar yaratmaktan kaçınmak.. Ülkenin hiç ilgisi olmayan bir savaşa atlamasını önlemek.. Ve bunun için “hükümet üyeleriyle Genelkurmay yöneticilerinin bir araya geldiği, kararlar aldığı bir MGK” mevcut.. Orada ne karar alınmışsa (ve tabii Dışişleri Bakanı’nın müthiş politikasını da eklemeyi unutmayalım ama o bile kendi insiyatifiyle karar veriyor olamaz) Suriye’nin iç savaşının ortasına atıldık.

Esad (Esed dersek farklı mı oluyor) yönetiminden kurtulmak için faaliyet gösteren güçleri ülkemizde barındırıp savaşa göndermemiz nedeniyle o savaş bizim sınırımızın en yakınına çekildi. Kendi ilçelerimiz, vatandaşlarımız hatta Hatay topluca tehlike altına girdi. Kendileriyle hiç ilgisiz bir savaş nedeniyle evinde otururken hayatını kaybeden insanlarımız oldu. Ve şimdi Özel gülerek, kasılarak “daha da kötüsünü yaparız değil mi” diyor.

SAVAŞ PROPAGANDASI

Ne hakkınız var insanlara savaş, şiddet propagandası yapmaya? Yoksa zaten kararlaştırıldı da uçaklar bu nedenle mi indiriliyor (sanki bugüne kadar uçakları indirmişiz, aramışız gibi, ne taşıdıkları bizim derdimiz olmuş gibi), notalar veriliyor ve tansiyon yükseltiliyor? Halkın bu kahramanlık söylemleriyle savaşa hazırlanması ve tepki göstermemesi mi sağlanıyor?

Genelkurmay Başkanı madem ki “Başbakanlığın emrinde bir memur”dur (böyle söylenmişti) o zaman kendisinin görevi olmayan açıklamaları yapamaz değil mi? Fütursuzca yaptığına göre “onun özel izni mi var” sorusu çıkıyor ortaya..

SAVAŞ HAVASI

Genelkurmay Başkanı’nın bu sözü “acaba daha kötüsünü yaparız sözü ile ne kastetti” tartışmasını başlatmıştı ki dün Hatay’a 90 tanklık taburlar (250 tank) ve savaş uçakları gönderildi. Aynı gün sınıra yakın Hacıpaşa beldesinin karşısındaki Suriye kasabasının üstünde Suriye ordusuna ait helikopter görülünce Türkiye’den F-16 savaş uçakları kalktı.

Kısacası durup dururken, bir iç savaşa müdahil olarak kendimiz “Suriye ile savaş” noktasına geldik (Rusya ile İran da içinde) ve öyle görünüyor ki bu “tank-tüfek-savaş uçağı” muhabbeti, “o bize top attı, biz uçuş yaptık” muhabbeti de bu kışımızı alıp götürecek.

PKK SALDIRIYOR


Bu arada PKK’nın ne yapacağı, bu kaos ortamından nasıl yararlanacağı da ayrı bir hayati konu.. PKK Doğu’da, Güneydoğu’da saldırılarını sürdürüyor, askeri araçlara tuzak kuruyor. Şimdi artık askeri güç aynı anda birkaç cepheye bölünmek zorunda, Türkiye için durumun zorlaştığı ve Esad düşürülse bile Suriye’deki karmaşanın azalmayacağı gözden kaçacak gibi değil (Zaten Batı’nın işe karışmamasının bir nedeni de bu sonuncusu). Umalım da sonunda “kendi düşen ağlamaz” atasözü doğrulanmasın ve ABD’nin gazıyla biz de kendimizi kanlı bir savaşın göbeğinde bulmayalım, gencecik askerlerimizi terörden sonra bir de bu alakasız savaşta kaybetmeyelim.

Uzmanlar “TV’lerde gördüğümüz Suriye sokaklarına döneriz” diye uyarıyorlar, umalım da bu hiç gerçekleşmesin. Genelkurmay Başkanı da savaş gazı vermekten vazgeçsin. Sonunda en büyük sıkıntıyı gaz verdiği halk çekecek!

*****

Mezhep savaşı mı?

Başlangıçta tüm dünya seyreder ve müdahale etmezken biz “yazıktır, Esad masum halkını katlediyor, buna seyirci kalamayız” diyerek bu iç savaşa müdahil olmuştuk, şimdi gerçeğin farklı olduğu anlaşıldı. Suriye’deki çatışmalar bir “Sünni- Şii” çekişmesi halinde sürüyor, Türkiye de “Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte” Sünni çatışmacılara destek veriyor. Ama bu arada El Kaide de bu grubun içinde ve Suriye’de onların attığı bombalarla çok sayıda insan öldü.

Ertuğrul Özkök’ün dünkü yazısını dehşetle okudum, son derece ürkütücü buldum ama şaşırmadım. Özkök yazısında Adana ve İstanbul’da Esad karşıtı grupların “operasyon” toplantıları yaptığı, bu toplantıları Türklerin veya Suriyeli direnişçilerin yönettiği, toplantılarda “direnişçilere dağıtılacak paraların veya silahların” konuşulduğu anlatılıyordu. Fransız “Le Figaro” ve İngiliz “Times” gazeteleri de bu bilgileri yazmışlar.

Bir kez daha görülüyor ki biz ülke olarak Ortadoğu’daki karmaşaya ve Suriye iç savaşına aktif olarak müdahale halindeyiz ve üstelik “yönetiyoruz” bile.. Durum buyken, savaşta kullanılacak para ve silahlar Türkiye’de kararlaştırılırken “silah var” diyerek ve sanki “savaşta kullanılacak silahlara karşıymışız havasında” Suriye’ye giden uçağı ne hakla indiriyoruz benim anlamadığım noktalardan biri de bu! Silaha destek veriyor, öldürmeye katkıda bulunuyorsak konuşmaya hakkımız olamaz!


Ruhat Mengi
Vatan gazetesi

15 Ekim 2012 Pazartesi

Erol Günaydın Hayata Veda Etti


Türkiye tiyatro ve sinemasının en büyük isimlerinden Erol Günaydın, 79 yaşında hayatını kaybetti. Günaydın'ın vefatını kızı Günfer Günaydın Twitter'dan duyurdu.

Günaydın, bir süre önce KOAH alevlenmesine bağlı gelişen solunum, dolaşım ve böbrek yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma alınmış ve bilinci kapanmıştı.

Tiyatroya Galatasaray Lisesi bünyesinde başlayan Günaydın, 1955'te Haldun Dormen Cep Tiyatrosunda "Papaz Kaçtı" adlı oyun ile profesyonel aktörlük hayatına başladı.

1960'da 'Yeşil kurbağalar' ile ilk sinema filminde oynayan Erol Günaydın, elli yıllık bir süre içinde çok sayıda filmin ve tiyatro oyununun yanı sıra dizilerde de oynadı.

Nasreddin Hoca tiplemesi, meddah gösterileri, seslendirmeleri ve canlandırdığı diğer pek çok karakter ile tiyatronun büyük ustalarından kabul edilen Günaydın'ın nehir-söyleşisi 2007 yılında 'İki Kalas Bir Heves' adında kitaplaştırılmıştı.

Günaydın, 1967 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 'Güzel Bir Gün İçin' filmiyle , En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı.

Kaynak: baskahaber.org

14 Ekim 2012 Pazar

Bir Elliott Erwitt Fotoğrafı




Elliott Erwitt izlediğiniz fotoğrafı 1950 yılında Kuzey Karolayna’da çekmiş. 
Soldaki çeşmenin üzerinde “Beyaz”, sağdakinin üzerinde ise “Renkli” yazıyor. 
Beyazlara mahsus olan çeşmenin sağdakinden farkını gözden kaçırmak imkansız.

Adını fotoğraf tarihine çektiği ironik ve absürd fotoğraflarla yazdırmış olan Elliott Erwitt’in bu fotoğrafı, ABD’deki ırkçılığı en çarpıcı şekilde ifade eden, en kalp kırıcı eserlerinden biri.

Fotoğrafın çekildiği tarihten bu yana sadece 70 yıl geçtiğini hatırlatmak istiyorum. 
Bugün bilim ve teknolojinin merkezlerinden biri olan ABD’de sadece bir ortalama insan ömrü evvel bu utanç verici tablonun yaşanabildiğini görmek, insanlığın kendi kendisini keşfetme konusunda ne kadar toy olduğuna dair bir işaret olmalı.

Irkçı duyguların insan evriminin tatsız bir sürprizi olduğunu düşünüyorum. 
Dilerim birkaç bin yıl sonranın insanları bu duygulara öyle yabancı olsun ki, Elliott Erwitt gibi isimlerin geride bıraktığı eserlerle ölümsüzleşen, ve bugün de farklı şekillerde sürdüğüne şahit olduğumuz ayrımcılık ruhuna bakıp şaşırsınlar; insanın bilişsel evriminin bu karanlık günlerinde dünyaya gelmedikleri için kendilerini şanslı hissetsinler.
Çünkü bu da bir ihtimal.

Yazan: Murat Eren

13 Ekim 2012 Cumartesi

49. Altın Portakal Ödülleri

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) işbirliğiyle düzenlenen 49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Cam Piramit Kongre ve Fuar Merkezi'nde düzenlenen ödül töreni ile sona erdi. Altın Portakal'da "En İyi Film", "Güzelliğin On Par' Etmez" oldu. "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü", "Güzelliğin On Par' Etmez" filmindeki rolüyle Abdulkadir Tuncer'e giderken, "En İyi Kadın Oyuncu Ödülü"nün sahibi "Elveda Katya" filmindeki performansı ile Anna Andrusenko oldu. "Zerre" filminin yönetmeni Erdem Tepegöz ise "En İyi Yönetmen" ödülünü aldı. 


49. ALTIN PORTAKAL ÖDÜLLERİ
 
En İyi Film: Güzelliğin On Par'etmez
En İyi Erkek Oyuncu: Abdülkadir Tuncer (Güzelliğin On Par'etmez)
En İyi Kadın Oyuncu: Anna Andrusenko (Elveda Katya)
En İyi Müzik: Elveda Katya (Tamer Çıray)
En İyi Senaryo: Güzelliğin On Par'etmez (Hüseyin Tabak)
En iyi Yönetmen: Erdem Tepegöz (Zerre)
En İyi İlk Film: Zerre
Jüri Özel Ödülü: Toprağın Çocukları
Halkın Portakalı En İyi Film Ödülü: Sessiz Çığlık
Jüri Özel Toplumsal Vicdan Ödülü: Menekşe'den Önce
SİYAD En İyi Yabancı Film: Aglaya
Uluslararası Yarışma En İyi Film: Aglaya
Uluslararası Yarışma En İyi Performans: Marian Dziedziel (Supermarket)
Uluslararası Yarışma Jüri Özel Ödülü: Keep Smiling
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Küf (Saç& Makyaj)
Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: Yûşa Durak (Güzelliğin On Par'etmez)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tansu Biçer (Küf)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Lale Yavaş (Güzelliğin On Par'etmez)
Ulusal Yarışma SİYAD Ödülü: Zerre
En İyi Kurgu: Güzelliğin On Par'etmez (Christoph Loidl)
En İyi Sanat Yönetimi: Zerre (Tora Aghabayova)
En İyi Görüntü Yönetimi: Pazarları Hiç Sevmem (Florent Herry)



SONER YALÇIN'IN FİLMİNE ÖDÜL

Özel gösterimde yer alan cezaevindeki gazeteci Soner Yalçın'ın senaryosunu yazdığı 'Menekşeden Önce' adlı film 'Onur ödülü' aldı. Ödülü jüri üyesi Mine Kırıkkanat, filmin sorumlu yapımcısı Halide Didem Kurt'a sundu. Kırıkkanat, ödülü vermeden önce yaptığı konuşmasında, "Eskiden Madımak zamanında yakıyorlardı, Şimdi Silivri'ye tıkıyorlar. Bu filmin asıl büyük önemi kanın yerde kalması. Hiç hesaba sokulmadı. Katiller hala kaçak. Biliyorsunuz adalet yerini bulmadı. Adalet varsa eğer. Silivri'de içeri tıkılan biri yaptı yine Madımak filmini. Soner Yalçın, çok teşekkür ediyorum ve ödül vermekten onur duyuyorum" dedi. Kırıkkanat, "Toplum vicdan adına verdik bu belgeyi" dedi.

Ödülü alan Halide Didem Kurt, Soner Yalçın'ın 16 Kasım'da tekrar hakim karşısına çıkacağını belirterek, "Ben bu filmin zorunlu yapımcısıyım. Umarım Soner Yalçın'ı doğru temsil ettik" dedi. Kurt daha sonra Soner Yalçın'ın yazdığı mektubu okudu.

'Merhaba acının bizi kardeş ettiği dostlar' şeklinde başlayan mektupta, 'Onurumla girdiğim onurumla çıkacağım Silivri cezaevinden herkese selam olsun. Kör zindanlara atsalar da felaketlerle didik etseler de kitabımla, filmimle sizlerleyim' derken, Türkiye'deki gerici iktidarların aydın yazarları sevmediğini vurguladı. 'Onların eserlerinden hep korktu, yetmedi hapse attı, yetmedi sonunda Madımak'ta yaktı. En önemli ders unutmayacak unutturmayacaksınız, zihinsel çürümeye izin vermeyeceksiniz. Hatırlatarak rahatlarını bozacaksınız. Menekşe'den Önce filmi bunun için yapılmıştır. Sivas'ta, Madımak'ta ölmedik, öldüremediler bizi, kazanan biz olacağız, Menekşeler olacak. Yeter ki kararmasın sol memenizin altındaki cevahir' sözlerine yer verdi.





KISA FİLM VE BELGESEL ÖDÜLLERİ

Kısa film yarışmasında 21 eser yarıştı.

Jüri özel ödülü Abdurrahman Öner'in 'Buhar' filmine verildi.

'En iyi kısa film ödülü Rezzan Yeşilbaş'ın Sessiz- Be Deng' adlı filmin oldu. Yeşilbaş geceye katılamazken, ödülün Zeki Demirkubuz'a ithaf edildiği belirtildi.

Belgesel kategorisinde jüri özel ödülü Ebubekir Çetinkaya'nın 'Yuva' filmine verildi. Çetinkaya, ödülü şiddet ve cinsel taciz mağdurları için aldığını belirtti.

'En iyi ilk belgesel film', Zeynep Oral'ın 'Ben, sen, o' filmine gitti. Oral, "Burada olduğuma inanamıyorum, anneme ve aileme, hocalarıma ithaf ediyorum. Konyaaltı sahilinde otururken 2 polis yanımıza geldi. İhbar etmişler, bizi aramızda Kürtçe konuşmakla suçladı. Bilsek bile bu bir suç değil aslında. Biz hepimiz kardeşiz" diye konuştu.

'En iyi belgesel film' İnan Temelkuran ve Kristen Stevens'in yönettiği 'Siirt'in Sırrı'na verildi.